KALBİN ENERJİ ALANI

Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik.

“Kalbi bu acıya daha fazla dayanamadığı için öldü.” ya da “Çok yürekli bir çocuk.” gibi kullandığımız birçok deyim bunu gözler önüne sermeye yeter. Burada “yürekli” sözcüğü, “cesur” anlamında kullanılır. “Cesur” kelimesinin Latince karşılığı, “yürek sahibi” olmaktır ve “yürek” kelimesi de yine “inanç” kelimesiyle anlam bakımından bağlantılıdır. Bu bağlantının ne kadar doğru olduğunu ve bilimin ne derece yanıldığını, ta 1993 yılında yapılan ama asla tam olarak kamuoyuna açıklanmayan şaşırtıcı buluşlar gösteriyor. Bilim, yanıldığını kabul etmekte bazen zorlanıyor işte.

1991 yılında kurulan ve devrimci buluşlarıyla tüm dünyanın saygısını kazanan HearthMath Enstitüsü, duygusal fizyoloji ve kalp ile beynin birbirlerine etkileri konusunda köklü araştırma çalışmaları yürütmüştür. Mesela 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmıştı. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Hatta kalbimizden yayılan bu enerjinin aslında ölçülebilenden çok daha büyük çapta olduğu zannediliyor, fakat günümüzde kullanılan ölçekler yetersiz kaldığı için daha ileri seviyede sonuçlara ulaşılmasına olanak verilmiyor. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanın çapı yaklaşık iki buçuk metredir.

Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Hatta kalbimizden yayılan bu enerjinin aslında ölçülebilenden çok daha büyük çapta olduğu zannediliyor, fakat günümüzde kullanılan ölçekler yetersiz kaldığı için daha ileri seviyede sonuçlara ulaşılmasına olanak verilmiyor.

İlk şaşkınlığın atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de. Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir.

Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfın ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi. Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor. Demek ki bütün bilgileri dağıtan organımız, kalbimizdir.

Ama kalbimizin organlarla ya da beyinle iletişimi nasıl gerçekleşiyor? Araştırmaların devamında bütün bilgilerin duygular aracılığıyla iletildiği bulundu. Demek ki duygularımız, beynimizin ve diğer organlarımızın, vücudumuzun o an neye ihtiyacı olduğunu bilmesi için gerekli tüm bilgileri içinde barındırıyor.

Hepsi bu kadar da değil! Bilim adamları araştırmalarını derinleştirdiklerinde, kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “Kendini derin bir inançla savunmak”, “Bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “Kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.

Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder.

Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline, çevirir ve bunları evrene gönderir. İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor.

KALBİN MANYETİK ALANI BEYİNDEN 5 BİN KAT FAZLA

Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir. Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir. Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.

İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan afirmasyon (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir. İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama eğer üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır.

Kalp beyne hangi hormonları, endorfini veya diğer kimyasalları salgılatması gerektiğinin sinyallerini verir.

Kalp vücudumuzun en güçlü enerji kaynağıdır. Sahip olduğumuz en kuvvetli elektromanyetik enerjiyi üretir.

Kalbimizden gelen elektromanyetik dalgalar, duygu ve inançlarımız tarafından oluşturulur. Bu dalgalar ister pozitif ister negatif olsun, her halükarda muazzam bir güçle dünyaya yayılacaklardır.

Kalp inançlarımızı başka bir dile, dalgaların kodlanmış diline çeviren ve onları büyük bir enerjiyle dünyaya yayan bir aracıdır. Bütün bu anlatılanlar, sahip olduğumuz tüm inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanunun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir. Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.

Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken, en önemli noktalar:

– Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı.

– İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.

– İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız. Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim.

Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu, en başta kendi hakkımızdaki dü­şüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır. Bizler, herkesten ayrı olduğumuz bilinciyle yetiştik. Ve bu ister istemez bir dışlanmışlık ve yalnızlık duygusu doğurdu. Karşılaştığımız şeyler ve olaylar karşısında savunmasızmışız gibi görünüyordu. Bir biz vardık, bir de dünyanın kalan diğer kısmı.

Bu dünya görüşü bizim için o kadar doğal hale gelmişti ki, bizi mutsuz ettiği halde onu sorgulamıyorduk bile. Şüphesiz ki yaşamımız tam da bu nedenle çoğu zaman bu fikri onaylayacak şekilde gelişti. Ama artık son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Bugün durumun bunun tam tersi olduğunu biliyoruz. Biz birbirimizden ayrı değiliz! Her şey birbiri ile bağlantılı ve etkileşim içinde. Bu bilgi, istek enerjimizi odaklayabilmemiz için büyük önem taşıdığından bu konuyu biraz daha açmak istiyorum.

Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde V1adimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta yine orada kamuoyuna sunuldu.